Özel Ege Lisesi 9. Sınıf Oryantasyon Programı Kurucu Temsilcisi Yansı Eraslan’ın öğrencilerle bir araya gelmesiyle tamamlandı. Lise hayatına başlayan öğrencilerin okula uyumunu hızlandırmak, okulu tanımalarını sağlamak ve motivasyonlarını artırmak amacıyla gerçekleşen programda öğrenciler okuldaki akademik ve idari bölümle ayrı ayrı bir araya getirilmektedir. Programda öğrencilere okulun misyonu, vizyonu, değerleri, eğitim hedefleri, eğitim felsefesi, disiplin anlayışı, eğitim süreçleri ve Özel Egelilerden beklenen davranışlar gibi konularda bilgi verilmektedir.

Konuşmasında ortaöğretim kurumlarının tek hedefinin yükseköğretime öğrenci hazırlamak olmadığını söyleyen Kurucu Temsilcisi Yansı Eraslan, ortaöğretimin asıl görevinin insanı hayata hazırlamak olduğunu ifade etti.  Öğrencilerle bir arada olmaktan duyduğu mutluluğu dile getiren Eraslan, okulun birbirini tekrar eden, uzun yıllardır süren, istatistiklerle ölçülebilen başarıları nedeniyle akademik yönden iddialı öğrenciler tarafından çok talep edilen bir kurum olduğunu söyledi. Yansı Eraslan’ın konuşmasından yaptığımız alıntıları tüm öğrencilerimizin faydalanması amacıyla paylaşmakta yarar görüyoruz.

“Benim için her sene lise birinci sınıfa başlayan çocuklarımıza hitap etmek çok büyük mutluluk.  Zaman çabuk geçiyor. Bir bakıyoruz ki kep giymişsiniz. Siz kep giyerken biz sonraki dönem mezunlarını düşünüyor oluyoruz. Önemli bir kısmınız okulun akademik başarısından, istatistiklerinden etkilenmiş olabilir; bunda bir yanılma payı yok. Okulun birbirini tekrar eden, uzun yıllardır süren, istatistiklerle ölçülebilen başarıları nedeniyle Özel Ege Lisesi akademik yönden iddialı öğrenciler tarafından çok talep edilen bir okul. Yıllar içinde bu gerekçeniz başka gerekçelerle de desteklenecektir. Bulunduğunuz yaş itibarıyla siz artık hayatla tanışma çağındasınız. Bunu yapmak için de fazlasıyla zekisiniz. Lise son sınıfa, kabaca 18 yaşın sonuna kadar sürecek olan bu çağlar, kazandığınız becerileri, muhakeme yeteneğini, hayatı anlayış şeklini aşağı yukarı ömür boyu sürdüreceğiniz çağlardır. Burada kazandıklarınız yaşamınız boyu sürecek şeylerdir. Yaşamınızda ancak olağanüstü olumsuz şeyler meydana gelirse -inşallah böyle bir durumla asla karşılaşmazsınız- belki o zaman kazanımlarınızla ilgili derin bir sorgulama dönemi geçirir ve onların bazılarını değiştirebilirsiniz. Onun dışında genelde lisede kazandıklarınız ömür boyu sürdüreceklerinizdir. O nedenle burada başarılı öğrencilerin sayıca çok olduğu, akademik iddiası yüksek olan eğitim-öğretim ortamından çok daha fazlasını göreceksiniz.

O ‘çok daha fazlası’ sizleri insan olarak hangi anlayışla bu kurumun yetiştireceğidir. Biz size bir mental model kazandırmayı çalışacağız. O modelin içinde çok çalışmak var, o zaten bir ayrıcalık değil.  Onu yaptığınız için sıradan olacaksınız ama insani özellikleriniz geliştirirken, bu ülkenin nitelikli, kaliteli yurttaşları olacağınız zaman bir sürü fazlalıklar kazanacaksınız. Ama çalıştığınız için ayrıcalıklı olmayacaksınız. Burada sağınıza solunuza bakacaksınız, herkes çalışıyor. Diyeceksiniz ki ‘çok çalışan arkadaşlarımın bulunduğu ortamda bu yönüyle farklılık arz etmiyorum.’

Çocuklar, zor zamanlarda yaşıyoruz. İnsanlar eşyaya, maddeye çok fazla önem veriyorlar. Kullandıkları günlük eşyalar, teknolojik ürünler, kıyafetler, vs. Bunlar, bu yaşayış bir süre sonra insanların çok iyi bildiğini iddia ettiği bazı kavramlardan bizleri uzaklaştırıyor. Ümit ederim ki lise yolculuğunuzda biz bunlara değiniriz, siz de değerini anlarsınız.

Bunlardan bir tanesi emektir. Alın teridir, çalışmaktır. Emeğin ve alın terinin değerini bilmenizi tavsiye ederim. Alın terinden söz edildiğinde bizim okullarımızda âdeta alışkanlık yapan ama benim şiddetle reddettiğim bir gerçeğe dikkatinizi çekeyim:  Kopya ve intihal. Bilgi hırsızlığı sınavlarda yapılınca kopya, ödevlerde veya bir yazıda -habersizce veya akademik standardın dışında- yapılınca intihal.

İkisi de aslında gayet olumsuz ve şiddetli yaptırımlara maruz bırakılan eylemlerdir. Siz kendi bilginizin insanı olun. Başkalarının düşüncelerinden birkaç cümleyi cımbızla çekip dost meclislerinde, toplantılarda kullanıp sözüm ona bilgili insan gibi gözüken çok insan var. Muhakeme yapmayan, okumayan, mürekkep yalamayan insanlardan söz ediyoruz. Bu kopyacılık bir süre sonra toplumun özgüvenini alıp götürüyor. O kadar çok başkalarını taklit etmeye alışıyorsunuz ki.  Hatta kurumsal olarak da böyle. Örneğin bizim kendimizce uzun yıllar boyunca biriktirdiğimiz hafıza, arkadaşlarımızla yaptığımız çeşitli eğitim tartışmalarıyla bulduğumuz yol, yöntem, bir süre sonra okul politikasına dönen metotlarımız, daha sonra başka yerlerden çıkıyor. Bunun elbette kopya tarafı var.  Ama bir yandan da diyoruz ki ‘iyi ya biz modellemişiz, mutfağımızda pişirmişiz, başkaları da yiyor; topluma böyle de faydamız oluyor.’  Bir de bunu yapanlar asıl fikir sahibine saygı amaçlı atıfta bulunsalar daha iyi olacak.

Akademik camiadaki durum da bundan farklı değildir. Emeğe, alın terine duyulması gereken saygının noksanlığı, akademik dünyaya da gitseniz, medyaya da, iş dünyasına da gitseniz karşınıza çıkıyor. Bizde yaygın bir ‘diğer medeniyet taklidi’ vardır. Dünyanın her yerinden alacağınız bilgi, model, anlayış olacaktır ancak kupkuru ve orijinalinin neredeyse birebir aynısını kopyalayınca kişisel ve kurumsal şahsiyet kalmıyor.  Tanzimat’tan bugüne kadar geçen sürede bunun sıklıkla yapıldığını ifade etmek abartı olmasa gerek.  Transfer edilen her fikrin toplum tarafından benimsenmesi gerektiği düşünülen bir anlayışın devlet seviyesinde bile olduğunu görürsünüz.

Özellikle üretkenlik, yaratıcılık, özgünlük, araştırma geliştirme konuları konuşulduğu zaman bu iş okul öncesi eğitimden başlar. Farklı bir fikriniz olduğu zaman çekinmeyin. Fikirlerinizin bazıları çok mantıklı olmayabilir. Dünyaca saygın bir üniversitenin iş idaresi yüksek lisans programında bir öğrencinin uzun yıllar önce hazırladığı ve hocasına sunduğu bir projenin hocası tarafından “böyle saçma fikir görmedim” diye reddedilmesine karşın şu anda o iş modelinin milyar dolarlık bir şirkete dönüştüğü anlatılır.  Onun için biz sizin özgün olmanızı istiyoruz. Bugün ödevi arkadaşının fikriyle çözersen, sınavı arkadaşının notlarıyla geçersen öbür gün dönüp bakarsın ki sana ait bir şey kalmamış.

Bugün dünyayı bilgi yönetmektedir. O bilgiye sahip olan ülkenin adı her neyse o daha güçlüdür. Dünyayı yöneten faktörler dönemsel olarak değişebilir ama iş gelip bilgiye dayanmaktadır. Bilgi kesinlikle cinsiyet, inanç sistemi, etnik köken, hangi milliyete tabi olduğunuz gibi kavramlarla alakası olmayan, bütün dünya insanlarına açık bir kavramdır. Bir de bilginin 50, 100 yıl önceki edinim süreçleriyle bugünkü süreçlerine bakınca bugün bilgiye erişim maliyeti çok düşmüştür. Bilgiye ulaştığınız güne kadar rekabet avantajınız yoktur, süper sıradansınız. Bilginin belli bir limiti de yoktur. Herhalde 100 yıl önce ses, görüntü, bilgi transferini okyanusların altından giden kablolarla ulaştırabileceğinizi söyleseydiniz kimse ciddiye almazdı. Dünyadaki bir toprak parçası üzerinden 380 bin km uzaktaki yere insan ve cisim gönderebileceğiniz söylense inanmazlardı. Bunlar yoktu. Bu büyük buluşları yapacak temel bilimler, doğa bilimleri kuralları vardı ama insan aklında, kitaplarda, bilgi depolarında yoktu. İskenderiye, Bağdat Kütüphanelerinde yoktu. İnsanlar çalışarak öğrendi bunları. Bu söylediklerimin mantıklı olduğunu düşünüyorsanız, 50- 100 yıl sonra belki daha yakın olabilecek zamanda insanların çok kullanacağı bazı bilgilerin sizler tarafından üretilebileceğini de kabul edersiniz. Bunun için önünüzde hiçbir kısıt yok. Ayağınızda ayakkabınız, elbiseniz, gidebildiğiniz iyi okullar, nitelikli öğretmenler var. Seyahatler yapabiliyorsunuz, kütüphanelere gidebiliyorsunuz, bazı bilgilerinizdeki eksiklikleri aileleriniz tamamlıyor. Şu tür ezberi bozalım:  Türkiye’de araştırma imkânları fazla yok; onun için yurt dışındaki araştırma merkezlerinde bazı bilgiler üretilebiliyor.  Bu nadir bilgiler için, ender durumlarda düşünülebilir ama neredeyse o bilgilerin tamamına erişebilir durumdasınız.

Bilgiyi ve bilgilenmeyi sevmenizi tavsiye ediyorum. Çalışmak aslında çok zevkli, meydan okuyucu bir eylemdir. İnsanın hiç bilmediği şeyleri öğrenmesi hem çok yıpratıcı, hem çok eğlencelidir. Okumayı çok sevmenizi öneririm.  Okulunuz için, ortaöğretim başarı puanını yükseltmeniz için değil, bir eylem olarak okumayı sevin. Genel hatlarıyla okumanın insana çok şey kazandırdığını düşünürüm. Kitap sizinle konuşmaz, o sayfalara yazılı bir şey. Siz onu okursunuz ve sabırlı olmak zorundasınız. Bu bir kere size sabırlı olmayı öğretir. Bizim toplumumuz sabırsızdır. Bu sabırsızlıklar başımıza çok iş çıkarır. Okumak sizi derin bir insan yapar.”